Bir Telefon, Bir Ölüm
16 Ekim 1936 Cuma. Dedektif, gaz lambası ışığında son çayını içerken kapı çalındı. Eşikte Komiser Keskin duruyordu; paltosunun omuzları ıslaktı, yüzü yorgundu. “Bir cinayet olabilir,” dedi kısaca. “Ya da bir kaza. Karar vermek için sizin gözlerinize ihtiyacım var.”
Olay yeri Karabük'te, Safranbolu'nun yamacındaki üç katlı ahşap bir konaktı. Konağın ahşap döşemeleri her adımda başka bir ses çıkarıyor, sanki ev kendi kendine konuşuyordu. Yüklüklerin, sedirlerin ve oymalı tavanların arasında safran ve kurumuş gül kokusu dolaşıyordu.
Hilmi Ateş, 69 yaşında, bir lokumcuydu. O akşam herkes bir nişan merasimi için konakta toplanmıştı. Toplu, güler yüzlü biriydi; kırlaşmış saçlarını özenle geriye taramıştı. Kimseye kolay kolay güvenmeyen, sert mizaçlı biriydi.
Gökyüzü yarılmış gibiydi; yağmur sokakları ırmağa çeviriyordu. Komiser Keskin, ilk bakışta olayın bir intihar gibi göründüğünü söylemişti. Ama sesindeki tereddüt başka bir şey anlatıyordu. Dedektif paltosunu ve deri kaplı not defterini aldı, kapıyı arkasından çekti.