Eskişehir'den Gelen Çağrı
12 Mayıs 1999 Çarşamba. Dedektif, floresan ışığında son çayını içerken kapı çalındı. Eşikte Komiser Sarı duruyordu; paltosunun omuzları ıslaktı, yüzü yorgundu. “Bir cinayet olabilir,” dedi kısaca. “Ya da bir kaza. Karar vermek için sizin gözlerinize ihtiyacım var.”
Olay yeri Eskişehir'de, bir üniversitenin kimya fakültesindeki araştırma laboratuvarıydı. Çeker ocakların uğultusu, boş koridorlarda tek düze bir nefes gibi duyuluyordu. Cam tüpler, damıtma düzenekleri ve etiketli şişeler loş ışıkta soğuk bir parıltı saçıyordu.
Hayriye Okyay, 57 yaşında, bir doçentti. O akşam herkes bir proje teslimi öncesindeki son gece için fakültede toplanmıştı. Uzun boylu ve ince yapılıydı; kır saçlarını zarif bir şekilde kabartmıştı. Güler yüzünün altında demirden bir irade taşırdı.
Ay, bulutsuz gökyüzünde soluk bir para gibi asılı duruyordu. Komiser Sarı, ilk bakışta olayın şeker hastalığından kaynaklanan bir kriz gibi göründüğünü söylemişti. Ama sesindeki tereddüt başka bir şey anlatıyordu. Dedektif paltosunu ve spiralli not defterini aldı, kapıyı arkasından çekti.