Bir Telefon, Bir Ölüm
28 Ocak 1938 Cuma. Dedektif, gaz lambası ışığında son çayını içerken kapı çalındı. Eşikte Başçavuş Karaca duruyordu; paltosunun omuzları ıslaktı, yüzü yorgundu. “Bir cinayet olabilir,” dedi kısaca. “Ya da bir kaza. Karar vermek için sizin gözlerinize ihtiyacım var.”
Olay yeri Sinop'ta, İnceburun'un kayalıklarında yalnız bir deniz feneriydi. Karadeniz'in dalgaları kayalara çarpıp köpük köpük geri çekiliyordu. Lamba odasındaki mercekler, gaz yağı ve pirinç cilası kokan bir kilise gibi parlıyordu.
Fikriye Akın, 48 yaşında, bir liman reisiydi. O akşam herkes fenerin elektriğe geçirilmesi öncesi son nöbet için fenerde toplanmıştı. Toplu, güler yüzlü biriydi; simsiyah saçlarını tek bir örgüyle arkaya atmıştı. Cömert ama hesapçı biri olarak tanınırdı.
İnce, soğuk bir yağmur her şeyi gri bir tülle örtmüştü. Başçavuş Karaca, ilk bakışta olayın bir soba zehirlenmesi kazası gibi göründüğünü söylemişti. Ama sesindeki tereddüt başka bir şey anlatıyordu. Dedektif paltosunu ve deri kaplı not defterini aldı, kapıyı arkasından çekti.