Bir Telefon, Bir Ölüm
3 Kasım 1946 Pazar. Dedektif, idare lambası ışığında son çayını içerken kapı çalındı. Eşikte Komiser Kurtuluş duruyordu; paltosunun omuzları ıslaktı, yüzü yorgundu. “Bir cinayet olabilir,” dedi kısaca. “Ya da bir kaza. Karar vermek için sizin gözlerinize ihtiyacım var.”
Olay yeri Ankara'da, Ankara Radyosu'nun stüdyolarının bulunduğu eski binaydı. Ses geçirmez kapıların ardından ud ve kanun sesleri boğuk boğuk duyuluyordu. Stüdyo kapısının üstündeki kırmızı “YAYINDA” lambası sönmüş, koridorda sadece loş bir ampul yanıyordu.
Erol Işık, 65 yaşında, bir yayın müdürüydü. O akşam herkes Cumhuriyet Bayramı'nın özel yayını için radyo binasında toplanmıştı. Toplu, güler yüzlü biriydi; sinekkaydı tıraş olmuştu. Cömert ama hesapçı biri olarak tanınırdı.
Kalın bir sis, fenerlerin ışığını süt gibi bulandırıyordu. Komiser Kurtuluş, ilk bakışta olayın bir soba zehirlenmesi kazası gibi göründüğünü söylemişti. Ama sesindeki tereddüt başka bir şey anlatıyordu. Dedektif paltosunu ve deri kaplı not defterini aldı, kapıyı arkasından çekti.